CELADET ALİ BEDİRHAN'IN MUSTAFA KEMAL'E

CELADET ALİ BEDİRHAN’IN MUSTAFA KEMAL’E YAZDIĞI MEKTUP

Celadet Ali Bedirhan Kimdir

Celadet Ali Bedirhan 1893 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Bedirhan Bey’in torunu Kürt aydınlarından Emir Ali Bedirhan’ın oğludur. İlk ve ortaöğrenimini İstanbul’da tamamladı. I. Dünya Savaşı sırasında, subay olarak Osmanlı ordusuna alındı ve Kafkasya Cephesi’nde bulundu. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra Kürt aşiretlerinin birliğini sağlamak için çaba gösterdi, fakat başarılı olmadı. 1922 yılında kardeşi Kâmuran Bedirhan’la birlikte Almanya’ya gitti. Almanya’da öğrenimini sürdüren Celadet Ali, 1925’te önce Kahire’ye geçti, bir süre sonra da Fransız mandası altındaki Suriye’ye yerleşti. Suriye’de Haco Ağa ve önde gelen diğer Kürt aydınlarıyla birlikte Hoybun’un kuruluşunda aktif rol oynadı. 1930’lu yıllarla birlikte, siyasi çalışmalardan uzaklaşarak Kürtçe ile ilgili çalışmalarını yoğunlaştırdı.

15 Mayıs 1932 yılında Hawar dergisini çıkardı. Hawar dergisi ile birlikte Arap karakterli Kürt alfabesinin yanında Latin karakterli Kürt alfabesi de kullanılmaya başlandı. İlk 23 sayısı hem Latin harfleri hem de Arap harfleriyle yayınlanan Hawar, 24. sayıdan itibaren bütünüyle Latin harfleriyle yayımlandı. Günümüzde kullanılan Latin karakterli Kürt alfabesi ilk defa Hawar dergisinde uygulanan alfabedir. Hawar dergisinde çoğunlukla Kurmanci olmak üzere düzenli bir biçimde Sorani ve az sayıda da Zazaki yazılar yayınlandı. 1942’de Şam’da Hawar’ın yanı sıra Ronahi ismiyle resimli bir Kürtçe dergi çıkardı. Başta Hawar’ın bir eki olarak çıkan Ronahi, Hawar’ın yayınına son vermesinden sonra bir süre yayınına bağımsız olarak devam etti. Sadece Kürtçenin Kurmanci lehçesiyle yayın yapan Ronahi, Latin harfleriyle yayımlandı. Toplam 28 sayı yayınlanan Ronahi, 1945 yılında yayınını sona erdirdi. Ronahi’nin yazar kadrosu da çoğunlukla Hawar ‘da yazan kişilerdi. Celadet Bedirhan, 15 Temmuz 1951’de Şam’da öldü. Mezarı Şam’dadır.

Celadet Ali Bedirhan’ın Mustafa Kemal’e Yazdığı Mektup

Gazi Paşa Hazretleri

Türkiye Cumhuriyeti‘nin onuncu sene-i devriyesi (yıldönümü) münasebetiyle umumi ve şumulli (genel kapsamlı) bir affin ilan olunacağı gazeteler bundan çok zaman evvel yazmaya başlamışlardı. Büyük bir ehemmiyetle bu affin dahil ve hariçte hususi ajanlar ve gazetelerle propogandasını yaptırmaktaydınız.

Nihayet mev’ud olan (vaad edilen) gün geldi ve af ilan edildi. HerkesKemal-i hayretle gördü ki hazırlayıp propagandasını yaptırdığınız af ile ilan ettiğiniz af arasında hemen hiçbir münasebet yoktur. Bu suretle efkar-ı umumiyeye (kamuoyuna) iki af arz olunmuştu. Biri proje halinde kalan umumi ve şümullü af, diğeri ilan ve tatbik olunan mahdut (sınırlı) ve adeta mücremin-i adiyeye (adi suçlara) mahsus af. Tabiri caiz ve varîd (yerinde) ise hükümet-i cumhuriyeleri zinde ve gürbüz bir tıfıl af doğurmak istiyordu. Doğuramadı, ıskat-ı cenin eyledi (sakat doğurdu).

Paşa hazretleri, silsile-i mantıkiye (mantık silsilesi) icab ettirir ki evvela aylarla hazırlayıp propagandasını yaptırmış olduğunuz affı tetkik ve sonra sebeb-i saktı (sakatlığın sebebini) arayıp tespit edelim.

Evet, birinci yani proje halinde kalan aff-ı hadisatın (af olayının) hükümet-i cumhuriyelerine ilham ettiği bir zaruretti. On senelik cumhuriyet devri esnasında Türkiye garip bir şekil almış ve mütareke zamanında ikilik tabiriyle ifade olunan vaziyet yeniden hadis olmuştu. Bir fark ile ki o zaman ikilik Türkiye hudutları dahilinde idi. Ankara bütün Anadolu’yu ihtiva ediyor; İstanbul padişah ve vüzerası (vezirleri) ile şehir belediyesi dairelerinin mahdut hinterlandında imparatorluğu temsil ediyordu. Bu defaki ayrılık ve ikilik ise bu ikiden birinin Türkiye dahilinde ve diğerinin hariçte bulunması şeklinde tecelli eylemişti.

Paşa hazretleri, hadisatı (olayları) olduğu gibi kaydediyorum. iskeletleşmiş hakikatlerin çirkinliğini örtmek için manaya yumuşaklık veren mefhum-u (anlamı) gayr-i mustakır (sabit olmayan) kelimeler değil, hakikatleri olduğu gibi tespit eden mefhumları tasallub etmiş vazih tabirler ( anlamları sabit, net ve yalın ifadeler) isti’mal ediyorum (kullanıyorum).

Evet, birinci ikiliği sevr muahedesini (anlaşmasını) parçalamak ve memleketin vahdetini temin eylemek suretiyle ortadan kaldırdınız. Yıkılan imparatorluğun yerine cumhuriyeti ikame ettiniz. Ancak birinci ikiliyi muhaliflerinizin kanun dairesinde muhalefet haklarını tanıyarak ve onları kanuna muhalefetlerinden dolayı tecziye ederek (cezalandırarak) bertaraf etmek var iken böyle yapmadınız. Muhaliflerinizin bir kısmını beyneldüvel bir ahd (uluslararası bir antlaşma) ile vatandan icla ettiniz ( sürgüne gönderdiniz). Diğer kısmı ise, kendiliğinden terk-i vatan eyledi. Bu muhacerat (muhacirlik), bu satırların yazıldığı ana kadar devam eylemektedir. Bu suretle, birinci ikiliği izale ederken (ortadan kaldırırken) takip edilen tarz-ı hareket bu ikinci ikiliği meydana getirdi.

Yüzellilikler namı altında memleketten ihraç ettiğiniz adamlar ile kendi kendilerine hicret etmekte bulunan kimseler cumhuriyetinizin cenup (güney) hudutlarında teşekkül eylemiş yani hükümetler arazisine ve Bahr-i Sefid (Akdeniz) havzasına geçerek merkezi Avrupa’ya kadar dağıldılar.

Birinci ikiliğin izalesinden (ortadan kaldırılmasından) sonra, ittihaz olunan tedabirden (kabul edilen tedbirden) doğan bu yeni ikilik şu suretle kabili tariftir: On seneden beri devam eden cumhuriyet rejimi, iki Türkiye vücuda getirdi. Biri hudud-u mülkiye ve siyasiye (mülki ve siyasi sınırları) malum ve mahdud (belli/sınırlı) ve bir teşekkül-i düvelliyeye (devlet teşkilatına) sahip olan dahili Türkiye. Diğeri, memalik-i ecnebiyede (yabancı memleketlerde) hudud-u mülkiyesi namahdud (mülki sınırları belirsiz/sınırsız) ve düveli bir teşekkülden (devlet teşkilatından) mahrum harici Türkiye.

Harici Türkiye’nin dahili Türkiye’ye nazaran kıymet ve ehemmiyetini münakaşa edecek değilim. Esasen bu noktanın hakiki maksat ve gayemle münasebeti hemen yok gibidir. Ancak birinci af projenizin umumi (genel) bir nokta-i nazardan (bakışla) tedkikine hasrettiğim (ayırdığım) mektubumun şu kısmını ikmal eylemek (tamamlamak) üzere buna dair müşahade kabilinden bazı noktaları arz ve bunların neticelerini tespit edeceğim.

Resmi bir duyuru ile Kürdistan’ın varlığını, Kürtlerin tarihsel, ulusal, kültürel haklarını tanır ve açıklarsanız, işte o zaman sorunun çözümüne doğru büyük ve önemli adım atılmış olur.

Yönetiminiz döneminde Kürdistan sorununu çözmek istiyorsanız eşyanın tabiatına uygun tek yol budur. Diğer herhangi bir yol izlendiği takdirde elde edilecek başarının gölde denizler boğan kahramanın zaferinden yüksek bir sonuç vermeyeceğini kabul ediniz.

Her şeye rağmen Müslüman kanı dökerek Müslüman kurşunu ile ölen Anadolu yavrularına acımıyorsanız, biliniz ki Kürd’ün de damarlarında ölerek, öldürerek dökeceği kan her zaman için mevcuttur.

Deneyim ve başarısızlıklar göz önünde dururken göstermiş olduğum yol izlenmezse, başkanlık amacınızın Kürdistan sorununu çözmek değil, tersine Kürdistan yangınını büyütmek olduğu ortaya çıkar. Emin olunuz ki Kürtleri eritmek veya esir etmek onları öldürmekten daha zordur.

”Baki ihtıramatımı [sonsuz hürmetlerimi] lütfen kabul buyurun Gazi Paşa Hazretleri.’’

BERNAMEGEH

UYARI: Yazıların izinsiz kopyalanması ve Web Sitelerinde yayınlanması kesinlikle yasaktır. Hakkınızda yasal işlemlerin başlatılabileceğini lütfen unutmayın!

AYRICA BAKIN

VİCDANİ RET BELGESELİ

VİCDANİ RET BELGESELİ – (Ret: 1111)

Dünyanın bilinen ilk vicdani retçisi, Roma İmparatorluğu dönemi Kuzey Afrika’sındaki Numidiya topraklarında yaşayan 21 yaşındaki …

error: LÜTFEN KOPYALAMAYIN OKUYUN!