KÜLTÜREL (K)ÖKSÜZLÜK / ROGER ACUN

İnsanın anlam arayışı aslında kendini arayışıdır. Haraftarlı Nafi, Hayat nedir, diye sorarsanız hiçbir şey bilmiyorum; sormazsanız çok şey biliyorum, derken bu paradoksu fısıldar gibidir.

 Ne çok mana incisi yatar bilge susuşların karnında. Sustukça sadece yatar. Parıltısını görmek için o karnın, kelamın neşteriyle yarılması gerek yani söz göğsünün düğmelerini açtıkça düşünce sofrası donanır. Bazen de kilit vurulur diline düşüncelerin. Anlaşılanlar, anlatılmaz hiçbir surette. Gözyaşları tercümanı olur ömrün.

Kadim bir kelamdır ömür. Doğar, yaşar ve ölürüz. Basamak sayısını bilmeden çıktığımız bu ömür merdiveni ansızın bitiverir. İşte o zaman göğün görkemli derinliğinde asılı kalır gözlerimiz. Arkamızda kenarları yanık hatıralar ve bu hatıraları kucaklayan kelimeler…

Kelimelerin dini, imanı yoktur ancak tınısı vardır. O tını çocukluğun el değmemiş masumiyetine götürür bizi, gençliğin baştan ayağa heyecan ve aşk kokan büyülü gerçekliğine. Kelimelerin ulusu, çocukluğun ele avuca sığmayan coşkusudur. Sesler, kokular ve renkler yarenleridir kelimelerin.

Kelimelerin korkusu yoktur kör kurşunlardan çünkü zamanın efendileri buyurduğu için değil halkın yüreğinde şiirlerle, şarkılarla yoğrulduğu için yaşar kelimeler. Her hakkı saklı değildir çünkü halkın miri malıdır kelimeler. Aş diye kaynatılan taş, sevda için kurulan her düş, dostun bağında küle dönmüş her gül için yakılan ağıt kelimelerin kanını besler.

Kelimelerin sarayları yoktur yahut çadırları. Gönüllerdir evleri. Biri için damı akan tek göz bir oda iken bir başkası için sultanı olduğu sarayın terasıdır aynı kelime. Siz, hangi çağrışımın ipini bağladıysanız beline sizi oraya sürükler kelime.

Aynı dili konuşan insanların paylaştığı tek şey, sözün yükü değildir elbet. Sözcüklerle sırlar verirsiniz birbirinize. O sırlarla örülür dostluğun duvarları, esrarlı düşmanlıkların fitili ateşlenir yahut pimi çekilir kin bombalarının. Hâlbuki kabahati yoktur kelimelerin. Onların kabahatler kanunundan haberleri dahi yoktur.

Dil ağaçlarının yapraklarıdır kelimeler. Damarlarında bin yılların geleneğinden damıtılmış özler taşır. Ansızın bir yel eser, dalları hışırdar dillerin. Yapraklar karışır önüne zaman selinin. Sular durulur, yapraklar sarmaş dolaş…

Hangi ağacın yaprağıdır bir taştan aldığımız? Ağacın mührü var mıdır yaprağında? Biz bilmeyiz ancak bilenler bilir zeytin ağacı ile kayısı ağacının yapraklarının farkını. Ya elma ağacı ile armut ağacının yaprakları arasında hiç fark yok mudur? Bir de o yapraklarla beslenen kuzucuklara sorun.

Kelimelerin kökleri vardır bir de kökenleri… İçlerinde saklı olanı yine içlerinden olana açar kelimler. Korkarlar kadir kıymet bilmezlerin diline düşmekten, olur olmaz cümlelerin yüklemlerinin ağır yükünü çekmekten. Yaralı bir ceylan tedirginliğiyle zamana direnir kelimeler.

Dil deryasının katreleri de olsa kelimeler ana dil ırmakları farklı akar. Herkes ana dili ırmağında tanışmıştır o katrelerin lezzetiyle. Balık için suyun farkı var mıdır, demeyin sakın! Yoksa Halık neden farklı sularda yarattı bunca balığı? Üstelik balıklar da benzemiyor birbirine.

Suyun kıymetini balığa, kelimelerin kıymetini çocuğa sorun. Kelimesiz yaşamak susuz yaşamak gibidir. Kendi kelimelerinden yoksun yaşamak (k)öksüzlüğe mahkûm olmaktır yeryüzünde. Ve Hayati İnanç’ın deyişiyle en büyük öksüzlük köksüzlüktür.

Kökün de kökü öktür. Ök, anne demektir; öksüz de annesiz demek. Ana dilinden yoksun bırakılmış her çocuk kültürel öksüzlüğe terk edilmiştir aslında çünkü ana dili çocukluğun, gençliğin ses, koku ve renklerinin en büyüleyici taşıyıcısıdır. Kaç dil bilirseniz bilin ana dilinin size verdiği kelime lezzetlerini diğer dillerde bulamazsınız.

Ana dilindeki kelimelerin hikâyeleri vardır üstelik size özgü hikâyelerdir onlar. Sizin hatıralarınızın sultanlık hutbeleri okunur o kelimelerin mabetlerinde. Beyninizin milyarlarca hücresi, dağılmış gibidir ana dilinizin kelimelerine.

Haydi, şu kelimeler kulak verin:

Hewş, baran, berf, tav, kulîlk, genim, bêjing, carûd, xwelî …

Avlu, yağmur, kar, güneş, çiçek, buğday, elek, kürek, kül…

İlk satırdakiler ile ikinci satırdakiler, ana dili Kürtçe ya da Türkçe olan ancak her iki dili de bilen biri için aynı anlama gelse de kesinlikle çağrışım yükü açısından aynı değildir.

“Hevş” kelimesini her duyduğumda annemin köyde bayram sabahları duvarlarının üstü çalı çırpı ile kaplı avluyu önce ibrikle sulayıp ardından süpürgeyle süpürdüğü için havaya karışan o güzelim ıslak toprak kokusunu genzimde hissederim. Bayram, benim için şafakla beraber hissettiğim o ıslak toprak kokusudur Hâlâ. Aynı imgesel çağrışımları ise “avlu” sözcüğünde bulamam hiçbir zaman.

“Kar” derken hissettiğim şey ile “berf” derken hissettiğim de aynı değildir sözgelimi. “Berf” sözcüğünü her duyduğumda içim üşür, ürperirim. Yine bir köy okulunda sabahları elinde demir küreği, komşu evlerden birinden alınan közlerle okul sobasını yakmaya çalışan bir öğrenci imgesinin dumanı belirir hatıralarımın bacasında. Şu da unutulmamalıdır ki “berf” kelimesi Orhan Pamuk için anlamsız bir ses dizgesi iken “kar” sözcüğü ona Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandıran romanlardan birini yazdırmıştır.

Ana dili, kültürün taşıyıcısı ve yayıcısı olmasının ötesinde, kuşaklar arası iletişim ve empatinin de ana lokomotiflerinden biridir. Bugün dedesi ve ninesiyle aynı dili konuşamadığı için üzülen çocuklar varsa bilinmeli ki o çocuklar gittikten sonra çocuklarının çocuklarıyla iletişim kuramadığı için, onlara masallar anlatamadığı için sessiz sessiz gözyaşı döken ihtiyarlar vardır. Ana dili bu yüzden kutsaldır.

“Anlıyorum ama konuşamıyorum.” garabetinden kaynaklı mahcubiyetlere kulak verelim öyleyse. Ana dilini sırtında yoksul bir yağmurluk gibi taşıyan ve zarif muhitlerde bu yağmurluğu alelacele çıkarıp bir kenara atanların bilincini ters yüz edelim.

Düğün salonlarında anlamadığı ezgilerin lezzetiyle kendinden geçercesine oynayan ancak bir taraftan da müziğe eşlik eden kelimeleri hiç mi hiç anlamadığı için içten içe hayıflanan gençlerin vicdanlarının gıcırtılarını dinleyelim.

Sevdiğine ilanıaşk ederken çay bardağını devirdiği için parmakları yanan ve canı yandığı için resmi dili bırakıp ana dili ile haykıran insanların dilsel tepkilerinin psikolinguistik kökenlerine inelim.

Eğitim dili ile sular seller gibi konuşan, Descartes’tan Spinozaya , Nietzscehe’den  Marx’a kadar felsefenin dantellerini ince ince ören, Fuzûli, Baki ve Nedim’den onlarca şiiri ezbere okuyabilen  ancak bir aile büyüğü ile ana dilinde günlük hayata dair basit birkaç cümle kuramadığı için o aile büyüğünün gözünde “aptal sanki bu çocuk!” yaftasından kurtulamayan gençlerin entelektüel çaresizliğine çıra yakalım.

Kulak verelim ana dili ile düş göremeyenlerin iğdiş edilmiş zihinlerine. Yüreklere işlesin okuduğunu anlayamayan çocukların masum, kederli ve korkak bakışları.

Benim çocuk bakışlarım…

Hatıra anlatacak yaşa gelmedim henüz ancak anlatmazsam eksik kalacak bu yazı. Bir köyde doğup ilkokulu köyde birkaç yıl okuduktan sonra bir büyükşehre göç etmiş ve kendimi binlerce öğrencisi olan bir okulda buluvermiştim. Yaşlı öğretmen bir konu ilgili ne düşündüğümü sormuştu bana. Kürtçe düşüncelerim vardı ama Türkçe sözcüklerim çok azdı. Ceza olarak beni bir kızın yanına oturtmuştu, o zamanlar bu bir ceza idi. Kız, bu kara kavruk üstelik siyah önlüklü köy çocuğundan çekindiği için sıranın kenarına kadar çekilmişti. Öğretmen, kızın tedirginliğini görünce bana : “Arayı aç!” demişti. Ne demek istediğini gerçekten anlayamamıştım. Birkaç defa bunu tekrarlayınca ben, cezanın dozunu artırmak istediğini sanmış ve kıza daha da yanaşmıştım. Öğretmen, yanıma varıp beni “alıklığımdan ötürü” tokatlamaya başlamıştı. “Arayı aç”manın ne demek olduğunu öğrenmiştim ama okul ile aram açılmıştı.

Kültürlerin kara kutusudur ana dili. Ana dilini, yalnızca anne ve babaların konuştuğu şifreli bir dil sanan çocuklar için açalım bu kara kutuyu. Kuşakların şifreleri deşifre olsun. Ayan beyan saçılsın ortaya kelimelerin en mahrem sırları.

Yunus Emre ile Feqiyê Teyran aynı topraklarda doğup büyüdü. Aynı göğün altında aynı sulardan içti. Biri Türkçe ördü şiirlerinin kumaşını, diğeri Kürtçe. Bugün Yunus’un torunları için yüzbinlerce okulda onlarca ders müfredatı baştan sona Türkçe ile verilirken neden Feqiyê Teyran’ın torunları aynı coğrafyada sadece birkaç sınıf düzeyinde “seçmeli Kürtçe dersi” için dilekçe vermek zorunda kalsın? Yunus, duysa bu garabeti ne derdi? Feqiyê Teyran duysa ters dönerdi mezarında.

Gelin, kültürel kökleriyle buluşturalım bu çocukları.

Evdalê Zeynikê’nin “destan”larıyla tanışsın kulakları,

Melayê Cizîrî’nin “gazel”lerindeki lirizim ile titresin ruhları

Eyşe Şan’ın kına kokulu “klam”larıyla çınlasın güz ikindileri,

Jan Dost’un, Hesenê Metê’nin, Helîm Yûsiv’in Fırat Cewerî’nin romanlarıyla kadim dillerindeki arkaik kelimelerin lezzetiyle ürpersin dimağları.

Gelin, hayat denen bilgeler bilgesine kulak verelim: Hayat, amansız bir süvaridir sürer küheylanını sonsuzluğa ama bir sır da saklar heybesinde: “Her dil önemlidir ve öğrenilmeye değerdir.” Ne mutlu ana dili ile yaşlananlara ve ne yazık hiç yaşamamış gibi ölenlere.

*Dicle Üniv. Sosyal Bilimler Enstitüsü Kürt Dili ve Kültürü Ana Bilim Dalı Doktora Öğrencisi.

BERNAMEGEH

AYRICA BAKIN

SULTAN HIDIR

SULTAN HIDIR EFSANESİ

Efsanenin geçtiği yer Dersime bağlı Pertek ilçesinin Dorutay (Zeve) köyüdür. Sultan Hıdır bu köyde yaşayan …

error: LÜTFEN KOPYALAMAYIN OKUYUN!