SAİD-İ NURSİ

SAİD-İ NURSİ KİMDİR

CELAL TEMEL

Bediüzzaman Said-i Kürdî-Nursi (1877-1960)

       Bitlis’in Hizan ilçesi Nurs köyünde doğdu. İlk medrese eğitimine Tağ köyünde başladı. Bölgedeki değişik medreselerde eğitimine devam etti. Daha 15 yaşında iken “Molla Said” adıyla ünlendi. Bitlis ve Siirt medreselerinde katıldığı ilmi tartışmalar sonunda, “Bediüzzaman” diye adlandırmaya başlandı.

      1907 yılında ilk kez İstanbul’a gitti. Genç yaşta oradaki diğer İslam âlimlerinin dikkatini çekti. Onun İstanbul’a gelişini, dönemin bir gazetecisi, “Şarkın (Kürdistan’ın) yalçın kayalıklarından fışkıran bir zekâ ateşi İstanbul ufuklarına doğdu.” diye verdi. O sırada İstanbul’da bulunan Mısır Camiü’l-Ezher Üniversitesi hocalarından Şeyh Bahid Efendi’nin bir sorusuna verdiği cevapta, şu meşhur sözü söyledi: “Avrupa bir İslam devletine, Osmanlı da Avrupa’ya gebedir (hamiledir).

       Kendisine verilen, “zamanın harikası” anlamında “Bediüzzaman” lakabı, İstanbul’da daha çok kullanılır oldu. “Kürdistan’ın sarp kayaları arasından” gelen bir Kürd genci olarak İstanbul’da kıskançlıkla karşılandı. Geleneksel Kürd kıyafetleriyle İstanbul’da gezerken artık o, daha çok “Said-i Kürdi” olarak biliniyordu. 

       Osmanlı Padişahı Abdülhamid’e, Osmanlının geleceği ve İslam’ın birliği için, Van veya Diyarbekir’de, Kürdçe eğitim yapan bir eğitim kurumunun açılmasını önerdi. Buna karşılık hakkında soruşturma açıldı, tutuklandı; geçirdiği ruhi bunalım bahane edilerek tımarhaneye benzer bir hastaneye atıldı. Bununla ilgili olarak şöyle diyor: “Ey Kürdler! Tımarhaneyi kabul ettim. Ve Kürdlüğü lekedar etmemek için, padişahın isteği ve maaş ve padişahın hediyesini kabul etmedim.”

       Dönemin önemli Kürd dil bilimcisi Modanlı Halil Hayali’yle Kürdçe diliyle ilgili çalışmalar yaptı. Hürriyet adına Abdülhamid’e karşı, İttihatçıları destekledi. Meşrutiyetin ilanı üzerine şöyle dedi: “Ey hürriyet, öyle müthiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sada ile çağırıyorsun ki, benim gibi bir Kürd’ü, gaflet perdesi altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve tüm millet, zindan-ı esarette kalacaktık…”

      1908 yılında kurulan Kürd Teavün ve Terakki Cemiyeti’nin aynı adla yayımlanan gazetesinin, 7 Aralık 1908 tarihli ilk sayısında Kürdçe yayımlanan yazısına şöyle başlıyordu: “

     “Ey Gelî Kurdan!

      Îttîfaqê de quwet, îttihadê de heyat, di biratîyê de se’adet, hukûmetê de selamet heye. Kapika îttihadê û şirîta muhebbetê qewî bigrin, da we ji belayê xelas ke.” Ve şöyle bitiriyordu:

     “Û wesîyeta paşî:

Xwendin, xwendin, xwendin…

Desthevgirtin, desthevgirtin, desthevgirtin…”

      31 Mart Vakasına (1909) destek verdiği, İttihad-ı Muhammedî cemiyetine üye olduğu gerekçesiyle Divan-i Harp’te yargılandı. Bu yargılama sırasında, “Zalimler için yaşasın cehennem.” Diye bilinen meşhur sözü söyledi. Yargılama sonrasında, 1910 yılında tekrar Van’a döndü. 

      1913 yılında, Van-Edremit’te, “Medreset’ül Zehra” adlı üniversitenin temelini, Van valisiyle birlikte attı. Ancak I. Dünya Savaşı başlayınca öğrencileriyle birlikte savaş cephesine gitti. Rusların Bitlis’i işgal ettiği 3 Mart 1916 tarihinde, Ruslara esir düştü, iki buçuk yıl sonra, 1918 yılında İstanbul’a dönebildi. Dönüşte, önce, eski öğrencisi Müküslü Hamza’nın da içinde bulunduğu Kürdistan Teali Cemiyeti kuruluşunu gerçekleştirecek grupla görüştü. Müküslü Hamza, onun bir kitabını bastı. Ancak Kürd meselesinde anlaşamadılar. Bu sırada, M. Akif Ersoy’un başkanı olduğu Darü’l Hikmeti’l İslamiye üyeliğine atandı. Daha sonra, devletin dini kontrol altında tutmak amacıyla oluşturduğu bu kuruluşa çok istemeden üye olduğunu belirtti.

       Bu sıralarda, İstanbul’un İngilizlerin işgali altındaydı. Devam eden Paris Barış Konferansı’nda, Kürd temsilcisi Şerif Paşa’nın Ermenilerle işbirliği yapma girişimleri, Kürdistan Teali Cemiyeti’nin de bunu desteklemesi ve Batılı Hıristiyan devletlerin sömürgeci tutumları, Kürdlerden uzaklaşmasında etken oldu. Şerif Paşa’nın Ermenilerle yaptığı anlaşmayı protesto eden ve 22 Aralık 1919 tarihli Vakit gazetesinde yayımlanan bildiriye imza attı. Artık tamamıyla ümmet fikrini öne çıkarırken yalnız Tevhid-i İslami (İslam Birliğini) savundu. 

        Yönünü tamamen İslam’a hizmete çevirdi. Böylece cumhuriyet dönemiyle birlikte, “Said-i Kürdi” olarak bilinen “Eski Said” devri bitti, “Said-i Nursi” olarak adlandırılan “Yeni Said”, yani Nurculuk devri başladı. 

      1922 yılında, TBMM Hükümeti tarafından, Ankara’ya çağırılarak, Şark Umumi Vaizliği yapılması istendi. Kabul etmedi ve 1923 mayıs ayında Van’a giderek inzivaya çekildi. 

       Sonraki dönemlerde, Risale-i Nur külliyatı oluşturdu ve binlerce öğrenci yetiştirdi. Bu dönemi, 1935 yılında Eskişehir’de mahkemeye sunduğu savunmasında şöyle ifade ediyordu: 

     “… Bazıları benim ismim Said Nursi iken, her seferinde ‘Said Kürdi’ ve ‘Bu Kürd’tür’ diye beni yâd ediyorlar. Benim hakkımda yabancılık hissi veren, adaleti şaşırtmak isteyen adamlara derim ki: Efendiler! Ben, her şeyden evvel Müslüman’ım ve Kürdistan’da dünyaya geldim. Fakat, Türklere hizmet ettim ve yüzde doksan dokuz menfaatli hizmetim Türklere olmuş ve en çok hayatım Türkler içinde geçmiş ve en sadık ve en halis kardeşlerim Türklerden çıkmış ve İslamiyet ordularının en kahramanı Türkler olduğundan, meslek ve hizmet-i Kur’aniyem cihetiyle, her milletten ziyade Türkleri sevmek ve kudsî hizmetimin muktezası olduğundan, bana Kürd diyen ve kendini milliyetperver gösteren adamlardan bini kadar Türk milletine hizmet ettiğimi, hakiki ve civanmert bin Türk gencini şahit edebilirim. ” 

       Yaşamı hep devletin kontrolünde, sürgünlerde geçti. 23 Mart 1960 tarihinde bir Urfa ziyaretinde vefat etti. Urfa’da gömüldü. Ancak 27 Mayıs 1960 Darbesi sonrasında mezarı açılarak cesedi bilinmeyen bir yere götürüldü. 

Bernamegeh Türkçe

UYARI: Yazıların izinsiz kopyalanması ve Web Sitelerinde yayınlanması kesinlikle yasaktır. Hakkınızda yasal işlemlerin başlatılabileceğini lütfen unutmayın!

AYRICA BAKIN

Paleolitik Çağ

Paleolitik Çağ, insanlık tarihindeki en eski dönemlerden biridir ve Eski Taş Çağı olarak da bilinir. …

error: LÜTFEN KOPYALAMAYIN OKUYUN!