XVII. YÜZYIL BAŞLARINDA SAFEVİ-BRADOSTİ İLİŞKİLERİ

Cafer Açar – Ercan Gümüş

Özet

İran’ın kuzeybatı sınırında yerleşik olan Bradost aşireti bazen Osmanlılar’la ve bazen de Safeviler’le kurduğu pragmatik ilişkileriyle adından söz ettirmiştir. Özellikle “Altın Elli Han” olarak tarihe geçmiş olan Emir Han Bradost döneminde güçlenen Bradostiler, Emir Han’ın Dımdım Kalesi’ni tamir edip yerleşmesinden sonra, düşmanları tarafından İran merkezindeki kimi kışkırtmaların da tesiriyle, dönemin Safevi Şahı Şah Abbas’ın gazabına uğramış, uzun süren bir kuşatmadan sonra Dımdım Kalesi, Safeviler tarafından ele geçirilmiş ve Bradostiler güçlerini büyük ölçüde kaybetmişlerdir.

Dımdım Kalesi Safeviler tarafından ele geçirildikten sonra Bradostiler’den bazıları Horasan’a sürülmüş ve kaleleri Türkmen-Kızılbaş emirlere verilmiştir. Hicri 1018/1019 yılında cereyan eden hadiseden yaklaşık altı yıl sonra Bradostiler, Dımdım Kalesi’ni geri almışlarsa da Safeviler tekrar saldırıp kaleyi ele geçirmişlerdir. Bu makalenin amacı, Osmanlı kaynaklarına yansımayan fakat özellikle dönemin Safevi kaynaklarında ayrıntılarıyla ele alınmış olan hadiseyi tartışmaktır.

            Giriş

Tarihi bir gerçeğe dayanan ve Kürt sözlü kültüründe destanlaşarak dilden dile aktarılagelen Dımdım Kalesi kuşatması,[1] Safeviler ile Bradost Kürtler’i arasında cereyan eden, Bradostiler’in ağır kayıplar vermeleriyle sonuçlanan ve etkileri uzun yıllar devam eden önemli bir hadisedir. Kürt tarihinin en önemli kaynaklarından biri olarak kabul edilen Şerefname’ye göre, Goran taifesine mensub olan Bradost beyleri, Dinever ve Şehrezor idarecisi olan Hilal bin Bedir bin Hasan Veyh’in soyundandırlar (Şerefhan Bitlisi, 2013; 332). Yine Şerefhan’a göre, bu hanedanın en seçkin şahsiyeti Sultan Ahmed’in oğlu Gazi Kıran’dır. Kendisi Kürdistan beyleriyle birlikte Şah İsmail’e boyun eğmeden önce Urumiye’de bulunan Kızılbaşların büyük bir kısmını yenilgiye uğratmış ve bin kadar adamını öldürmüştür. Kürdistan beyleri Şah İsmail’e itaat ve bağlılıklarını sundukları zaman iyilikle karşılanmışlar ve Sultan Ahmet’in oğluna ”Gazi Kıran” ünvanı verilerek Tergever, Somay ve Devel nahiyeleri idareciliğinin kendisine verildiğine dair emirname çıkarılmıştır. Gazi Kıran daha sonra Kürdistan’ın diğer beyleriyle birlikte Yavuz Sultan Selim’e itaat etmiştir. Sultan Selim, Acem diyarını ele geçirmek üzere Tebriz ve Azerbaycan üzerine yürüdüğünde Gazi Kıran, Osmanlı Sultanı’nın yanında ve onun danışmanı olarak bulunmuştur. Fikirleri ve öğütleri Sultan’ın Acem diyarını fethetmesinde etkili olmuş, bu yüzden Sultan kendisine son derece saygı ve ilgi göstererek özel sancağının gelirine Erbil, Bağdat ve Diyarbekir vilayetlerinden büyük parçalar eklemiştir (Şerefhan Bitlisi, 2013; 333).

1514’te, Osmanlılar ile Safeviler arasında yapılan ve Safeviler’in yenilgisiyle sonuçlanan Çaldıran Savaşı, yüz yıllarca sürecek olan Osmanlı-Safevi çekişmesinin sebebini oluşturmuş ve kuşkusuz bu çekişmeden en çok sınırlarda yerleşik Kürtler etkilenmiştir. Kürt topraklarının Osmanlı ve Safevi devletlerinin yaşamsal çıkar alanı içinde olması ve Kürtler açısından sürekli olarak değişen dengeler onları çoğunlukla pragmatik olan bir ilişki ağının içine itmiştir. Kürt topraklarının tampon konumu onların politik eğilimlerini belirlemiş, iki devletin mücadele yörüngesinde bulunmaları Kürt emirlerini bir kamptan diğerine gidip gelmek zorunda bırakmıştır (Lazarev-Mıhoyan, 2010; 94).[2] Aynı şekilde, birbirleri aleyhine sürekli ataklar yapan Osmanlı ve Safevi İmparatorlukları da hakimiyet sahalarının kesişme noktasında bulunan Kürtler’le çoğunlukla konjoktürel/mezhebi bir ilişki geliştirmiş ve bu ilişki de zamana ve şartlara göre değişkenlik arzetmiştir. Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı Devleti ile müttefik olan Bradostiler’in daha sonra Safeviler’e tabi olmaları ve Şah Abbas döneminde kurulan bu ittifakın XVII. yüzyıl başlarında bir çatışmaya ve ayrılığa dönüşmesi Kürt-Osmanlı-Safevi ilişkilerinin şartlara ve konjoktüre göre şekillendiğinin çarpıcı örneklerinden birini oluşturmaktadır.

Çalışmanın eksenini oluşturan ve önceleri bir tür ittifaka dayalı iken sonraları savaşla sonuçlanan Safevi-Bradosti/Şah Abbas-Emir Han ilişkisini, Osmanlı-Safevi hakimiyet mücadelesinin tam ortasında yer almaları hasebiyle değişen güç dengelerine göre pozisyon alan Kürt mirlerinin hayatta kalma çabalarının bir sonucu olarak görmek mümkündür. Bu siyasi tavır elbette tek taraflı değildir. Bölgenin kendine has yapısından dolayı aynı taktiğe, bölgede kalıcı olmak için Osmanlı ve Safeviler’in de başvurduğunu söylemek mümkündür.

Safevi Devleti ile Bradosti ilişkilerini konu alan, Emir Han Bradost ve Dımdım Kalesi kuşatması ile ilgili birinci elden kaynak özelliğine sahip olan üç önemli Safevi kroniği vardır. Bunlardan ilki “Târih-i Âlem-ara-yı Abbasi”isimlieser olup İskender Bey Münşi (Türkmen) tarafından yazılmıştır. Eser, Şah Abbas döneminin ana kaynağıdır. İskender Bey, muhasebeci olarak başladığıdevlet görevini şahın özel yazıcısı olarak tamamlamıştır. Bu önemli kaynak, Şah Abbas’ın 1629’deki ölümünden kısa bir süre önce tamamlanmıştır. Şah’ın saltanatının en önemli ayrıntıları bu eserde mevcuttur. Eserde, önce Şah Abbas’a kadar olan Safevi tarihi özet olarak anlatılmakta, sonra Şah Abbas’ın saltanatının ayrıntılarına geçilmektedir. Yazar, 1592’den  sonra kaydedilen pek çok olayın birebir tanığıdır.

İkinci eser “Tarih-i Abbasî” veya “Rûznâme-i Molla Celâl” isimli eser olup Celaleddin Muhammed Yezdî tarafından kaleme alınmıştır. Celaleddin Muhammed Yezdî veya Molla Celal, Şah Abbas’ın müneccimidir. Şah Abbas dönemi olaylarının anlatıldığıeser, Haydar Mirza’nın katlinden başlayıp H.1020 (M.1611- 1612) tarihinde son bulmaktadır.

Bu çalışma kapsamında incelediğimiz bir diğer Safevi kroniği ise “Ravzatü’s-Safeviyye” isimli eserdir. Şah Abbas dönemi tarihçilerinden Mirza Bey Cünabadi tarafından kaleme alınmış önemli bir Safevi kroniğidir. Eser, H. 907 (M.1501/1502)’de Şah İsmail’in Tebriz’de cülusundan H. 1036 (M.1626/1627) yılına kadarki olayları ayrıntılı olarak anlatmaktadır.

Yukarıda adı geçen eserlerden özellikle İskender Bey Münşi’nin kaleme aldığı Târih-i Âlem-ara-yı Abbasi isimli kronik Emir Han Bradost ve Dımdım Kalesi ile ilgili yapılan çalışmalarda en çok atıf yapılan eserdir. Adı geçen diğer iki Safevi kroniğinde de incelediğimiz konuyla alakalı mühim bilgiler bulunup bu eserlerden şu ana kadar pek fazla istifade edilmediği görülmüştür. Bu kaynakların Şah Abbas saltanatı döneminde kaleme alındıkları, İskender Bey Münşi’nin Şah Abbas’ın vakanüvisi ve Molla Celal Yezdi’nin ise Şah Abbas’ın müneccimi olduğu dikkate alındığında mezkur eserlere ihtiyatla yaklaşılması gerektiği muhakkaktır. Birinci elden kaynak olmaları onları tartışmasız kılmamaktadır. Kaynak kritiği bağlamında bunların yanlı ve tarafgir olabilecekleri hatırda tutulmalıdır. Mezkur eserlerde kullanılan dil, üslup ve olaylara yaklaşım tarzları dikkate alındığında müelliflerin saray tarihçisi bakış açısından kurtulamadıkları ve olaylara şah nazarıyla baktıkları düşünülmektedir.

Hicri 1018’de Emir Han Bradost’un aşağıda tartışacağımız sebeplerle Dımdım Kalesi’ne sığınması ve kalenin Safevi güçlerince muhasara edilmesi ve cereyan eden hadiseler Kürt sözlü kültüründe de önemli bir yer edinmiş ve tarihi bir vakıa destanlaşarak dilden dile aktarılagelmiştir. Kürt dengbêjleri tarafından yüzyıllarca söylenegelen ve bir çok versiyonu bulunan destansı anlatımların, incelediğimiz Safevi kronikleriyle uyum arzetmediğini söylemek gerekir.[3] Destansı anlatımlar ile tarihi kroniklerde nakledilenlerin mukayesesi ve karşılaştırmalı bir analizi daha kapsamlı bir çalışmanın konusu olacağından bu çalışmada olayın tarihsel yönü üzerinde durulacaktır.

            1- ŞAH ABBAS’IN SAFEVİ DEVLETİ‘Nİ MERKEZİLEŞTİRME POLİTİKASI

Şah Abbas(1587-1628)’ın saltanatının ilk yıllarında, devlet kademelerindeki önemli görevler çoğunlukla Kızılbaşreislerinin elinde idi (Aydoğmuşoğlu, 2011; 71). Şah Abbas’ın Kızılbaş kabilelerinin etkilerini kırmaya çalıştığı ve buna yönelik bir politika benimsediği kaydedilmiş, selefleri olan ilk Safevi hükümdarları 7 Kızılbaş kabilesine dayanmıştır (Huart, 2001;9). Bu kabilelerin nüfuzları çok fazla olup kendilerine ait özel birlikleri vardı. Bu durum, kendilerini güçlü görüp şah üzerinde etkili olmalarını sağlamıştı. Ayrıca, bu dönemde Kızılbaşoymakları arasında şiddetli bir rekabet vardı. Kanlı savaşlarla sonuçlanan bu rekabet aynı zamanda Safevi Devleti’nin merkezi otoritesini de sarsıyordu. Doğuda ve batıda güçlü rakiplerle mücadele halinde olan Şah Abbas için kendi devletinde asayişin ve merkezi otoritenin sağlanması çok önemli idi. Bu amaçla otoritesini sarsacak güce erişen ve en ufak bir kusuru olan Kızılbaşemirlerini hemen yok ediyordu. Saltanata geçtiğinde birinci düşüncesi İran’ı içerde huzura ve birliğe kavuşturmak olan Şah Abbas, bu amacını gerçekleştirip, merkezi bir devlet otoritesi sağlamak için ilk önce kendi yönetimine engel teşkil eden muhalif Kızılbaş emirlerini yok etmeye çalıştı. (Aydoğmuşoğlu, 2011; 71).

Şah Abbas döneminde, Osmanlı sınırındaki geliri bol eyaletler Osmanlı’ya bağlanmaya başlanmıştı. Ayrıca, yukarıda değinildiği üzere, yönetimde başgösteren Kızılbaş emirlerin huzursuzlukları da süregelen sorunlar arasındaydı. Şah Abbas, Bu emirlerin gaile çıkarmalarının ve itaatsizliklerinin önünü almak adına Ermeni, Gürcü, Çerkes soyundan kabiliyetli olanları Osmanlı’da mevcut olan kul sistemine benzer şekilde devlet kademelerine yerleştirmeye başlamıştı. Bu kullar, Kızılbaşlara karşı bir denge unsuru olarak belirmişti. Bu haliyle Safeviler’in Türk unsuruna dayanarak kurulmuş olmalarına rağmen, Şah Abbas döneminde diğer toplulukların da bir denge unsuru olarak kullanılmaya başladığı anlaşılmaktadır. Öyle ki, bu denge İran’daki Lur, Kürd ve Afganlılar lehine ve Türk oymakları aleyhine değişmiştir (Sümer, 1976; 147-149). Şah Abbas, sadece Türkmen oymakları kontrol altına almamış aynı zamanda Gîlan, Mâzenderan, Siistan, Lâr ve Luristan’daki mahalli emirliklere de son vermiş ve Safevi hakimiyetini buralarda tahkim etmiştir (Sümer, 1976; 152). Şah Abbas’ın kendi döneminde idaresi altında çok sayıda emir bulunmaktaydı. Bunların çoğu, Osmanlı’daki kul sisteminden farklı olarak toprağa bağlı yerel aidiyet taşıyan feodal beylerdi. Şah Abbas öldüğünde İskender Bey’in zikrettiğine göre, 93 emir vazifede bulunuyordu. Bunların  yetmişikisi oymak emirleriydi. Bu yetmişiki emir dışında yirmibir emir de kul kökenliydi. Yetmişiki emirin onyedisi “Ekrad ve Elvar” yani Kürd ve Lurlar’dandı. Onikisi Çağatay ve sekizi de devlet hizmetine girmiş Kızılbaş sayılmayan oymaklardandı. Kızılbaş sayılmayanlardan sekiz oymaktan ikisi Afgan, bir tanesi Sistanlı, bir tanesi Zenuzu ve bir tanesi de Lek’e mensuptu. Geri kalan ise Türkmen’di. Yani doksanüç emirin kırksekizi Türk kökenli değildi. Bu rakamlar, Şah Abbas döneminde Türk emirlerin devlet yönetiminde eski konumlarını sürdüremediklerini göstermektedir (Sümer, 1976; 156).

Şah Abbas’ın Türk boyları aleyhine güttüğü bu politika, Safevi Devleti’nde Kürd ve Lur oymaklarının siyasi ehemmiyet kazanmalarıyla sonuçlanmıştır. Dolayısıyla Emir Han Bradost’un Şah Abbas tarafından taltif edilmesi ve Dımdım Kalesi’ne konuşlanmasına imkan tanınmasını şahın Türkmenler’e karşı Kürd oymaklarına yaslanma politakasına bağlamak mümkündür (Sümer, 1976; 158). Elbette Türkmen boyları aleyhine yürütülen bu denge siyaseti gerek duyulduğunda değişkenlik arzederek, Emir Han Bradost örneğinde görüldüğü gibi aksi bir seyir de alabilmiş, bu sefer dengeler bir Kürt mirine karşı yeniden düzenlenebilmiştir. İleride değinileceği üzere Dımdım Kalesi kuşatmasında Kızılbaş emirlerin, özellikle de Tebriz emiri Pir Budak Han’ın Emir Han Bradost aleyhine Şah Abbas nezdinde yürüttüğü propoganda ve bu emirlerin kale kuşatmasında oynadıkları aktif rol, oluşan yeni dengenin açık bir göstergesidir. Bu durum aynı zamanda İran’daki yerel güçlerin hakimiyet sahalarını birbirleri aleyhine koruma reflekslerinin de bir göstergesidir.

[1] Dımdım Kalesi üzerine bir literatür çalışması için bkz. Reşo Zilan, Edebîyata Kurdî ya Gelêrî, (Ed: Ramazan Pertev), Avesta, İstanbul, 2015, s.189-220.

[2] Zamanın iki süper gücü arasında sıkışmış olma halinin bu dönemin tarih yazıcılığına da yansıdığı düşünülmektedir. Örnek olması açıdından Safeviler’in yükselişinde Akkoyunlu sarayında münşi olan ve bir şekliyle bu devlet geleniğinin parçası olup yeni sistemden kopan ve Osmanlı sarayına sığınıp Osmanlı’nın Safevi politikalarında etkili bir figür olan Mevlana İdris-i Bitlisi ve eserleri hatırlanmalıdır. Yine bu sıkışmışlık durumunda kimi zaman Safevi yönetiminde kimi zaman da Osmanlı hizmetinde bulunan Şeref Han ve atalarıdikkate alınmalıdır. Şerefname bu çelişkili ve çatışmalı hali anlatan yeterli sayıda örnek ihtiva etmektedir (Ayrıntılar için bkz. İdris-i Bidlisî, Selim Şah-name, Hazırlayan: Hicabi Kırlangıç, Ankara, 2001; Şerefhan Bitlisi, Şerefname, C. 1-2, (Farsça’dan Çeviren: Abdullah Yeğin), Nubihar Yayınları, İstanbul, 2013).

[3] Dımdım Kalesi Destanı’nın bir versiyonu için bkz. Casimê Celîl, Kela Dimdimê, Nubihar Yayınları, İstanbul, 2017.

Bernamegeh Türkçe

UYARI: Yazıların izinsiz kopyalanması ve Web Sitelerinde yayınlanması kesinlikle yasaktır. Hakkınızda yasal işlemlerin başlatılabileceğini lütfen unutmayın!

AYRICA BAKIN

Sürrealizm nedir neyi amaçlar?

Sürrealizm, 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan ve bilinçaltının serbestçe ifade edilmesini amaçlayan bir sanat ve …

error: LÜTFEN KOPYALAMAYIN OKUYUN!